MEHMET SEBAH YİĞİT

SİZİ KİM YÖNETİYOR?

Bir zamanlar uzak durulması gereken üç beyaz varmış… Biri şekermiş; tatlı görünür, insanı kendine alıştırırmış. Biri tuzmuş; azı karar, fazlası zehirmiş. Biri de unmuş; masum görünür, ama fazlası insanı ağırlaştırırmış. Sonra insan hayatında da üç beyazın olduğunu fark etmişler: Makyavelist, narsist ve psikopat… Biri seni çıkarı için kullanır. Biri kendisi için seni küçültür. Biri ise canını yakmaktan rahatsız olmaz. Üçü de uzaktan bakınca insan gibi görünür. Ama yaklaştıkça hayatınızı zehirleyebilir. Bazı insanlardan uzak durmak, insanlardan kaçmak değil; kendini korumaktır.

MEHMET SEBAH YİĞİT

Karanlık üçlü… Makyavelizm, narsisizm ve psikopati.

Videoyu izlerken beni asıl düşündüren de bu oldu. Çünkü mesele sadece psikolojide anlatılan üç kişilik özelliği değil. Mesele, bugün toplumun içinde bu özelliklerin nasıl bir güç aracına dönüşebildiği. Ve daha önemlisi… Bu insanları nasıl tanıyacağımız.

Çünkü artık sadece açıkça kötü niyetli insanlardan korkmamız yetmiyor. Bize gülümseyerek yaklaşandan da anlamamız gerekiyor. Bizi öven kişiyi de anlamamız gerekiyor. Bizi sürekli kendisine borçlu hissettiren kişiyi de… Bizi korkutarak yöneten kişiyi de… Bizi suçluluk duygusuna iten kişiyi de…

Çünkü bazı insanlar sizinle ilişki kurmaz. Sizi kullanmak için ilişki kurar.

İşte Makyavelist zihin burada ortaya çıkıyor. Makyavelist insan için ahlaki sınırlar çoğu zaman değişmez bir ilke değildir. Stratejidir. İşine yarıyorsa doğru… İşine yaramıyorsa başka bir doğru… Bugün söylediğinin yarın tam tersini söyleyebilir. Çünkü onun için önemli olan hakikat değil, sonuçtur.

Kime ne söyleyeceğini bilir. Kimin yanında nasıl davranacağını bilir. Kimin zayıf olduğunu bilir. Kimin öfkeden, kimin sevgiden, kimin korkudan yönetilebileceğini bilir.

Ve en tehlikelisi de şudur: Sizin ne hissettiğinizi değil, o duygunun kendisine nasıl fayda sağlayacağını düşünür. Sizin üzülmeniz onun için önemli değildir. Sizin korkmanız önemli olabilir. Çünkü korkuyorsanız sizi yönetabilir. Sizin ona güvenmeniz önemli olabilir. Çünkü güveniyorsanız sizi kullanabilir. Sizin ona hayran olmanız önemli olabilir. Çünkü hayranlığınız onun gücünü artırır.

Sonra narsist geliyor. Narsist insanın en büyük meselesi çoğu zaman kendisidir. Kendisine kurduğu dünyanın merkezinde kendisi vardır. Takdir edilmek ister. Özel olmak ister. Üstün görülmek ister. Eleştirilmek istemez. Çünkü dışarıdan çok güçlü görünen o görüntünün altında ciddi bir kırılganlık olabilir.

Videoda da çok önemli bir noktaya dikkat çekiliyor: Bir narsistin zırhını çatlatırsanız, savunma mekanizmaları devreye girebilir. Öfke… Suçlama… Küçümseme… Kendisini mağdur gösterme… Karşısındakini değersizleştirme…

Çünkü siz onun gerçekliğine dokunduğunuzda, kurduğu görüntü sarsılmaya başlar. Ve narsist insan için bazen en büyük tehdit, kendisini olduğu gibi görmektir. Bu yüzden sizi küçültür. Sizi değersizleştirir. Sizi suçlu hissettirir. Çünkü sizi aşağıya çektiğinde kendisini yukarıda tutabileceğini düşünür.

Ama üçüncü halka daha farklı. Psikopatik özellikler… Burada soğukluk var. Empati eksikliği var. Karşısındaki insanın yaşadığı duygunun kendisi için gerçek bir anlam taşımaması var.

Bir insan ağlıyor. Bir insan yıkılıyor. Bir insan acı çekiyor. Ama karşısındaki kişi bunu sadece bir veri gibi görüyor.

İşte asıl ürkütücü olan bu. Çünkü öfke bazen geçer. Nefret bazen geçer. Ama insanın karşısındaki kişinin acısını hiç önemsememesi çok daha başka bir şeydir. Buz gibi bir kayıtsızlık…

Ve bu üç özellik bir insanda birleştiğinde ne olur? İşte asıl sorulması gereken soru bu.

Makyavelist akıl sana nasıl ulaşacağını bilir. Narsist taraf kendisini merkeze koyar. Psikopatik taraf ise karşısındaki insanın acısını önemsemeyebilir.

Böyle bir insanın eline güç verdiğinizde mesele artık sadece kişilik meselesi olmaktan çıkar. Mesele toplum meselesi olur.

Çünkü biz bazen kötülüğü çok yanlış yerde arıyoruz. Kötü insanı bağıran, çağıran, saldıran insan zannediyoruz. Oysa bazen en tehlikeli insan sakin konuşandır. Sizi dinleyendir. Sizi anlıyormuş gibi yapandır. Sizin zaafınızı öğrenendir. Sizin hangi cümleyle ikna olacağınızı bilendir. Sizin hangi korkunuzdan hareket edeceğinizi çözendir. Ve bütün bunları size yardım etmek için değil, sizi yönetmek için kullanandır.

İşte burada ilk yazımdaki meseleye tekrar dönüyorum. Bizi kim yönetiyor? Bize kim karar verdiriyor? Neden bazı insanlara inanıyoruz? Neden bazı insanlardan korkuyoruz? Neden bazı insanları sorgulamadan takip ediyoruz?

Bazen karar verdiğimizi zannediyoruz. Oysa karşımızdaki kişi bizim karar verme biçimimizi çoktan çözmüş oluyor. Bize bir seçenek sunuyor. Biz de seçtiğimizi düşünüyoruz. Bize bir düşman gösteriyor. Biz de ondan nefret ediyoruz. Bize bir kahraman gösteriyor. Biz de onu sorgulamadan savunuyoruz. Bize bir korku veriyor. Biz de korkunun gerektirdiği şekilde davranıyoruz. Sonra da bütün bunlara “Ben kendi kararımı verdim.” diyoruz.

İşte karanlık kişiliklerin toplumsal gücü tam burada başlıyor. Çünkü insan psikolojisini bilen biri, sadece bir insanı değil, bir grubu da yönlendirebilir. Bir aileyi… Bir şirketi… Bir kurumu… Bir siyasi yapıyı… Bir topluluğu… Hatta milyonlarca insanı.

Ve burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Her narsist kötü insan değildir. Her stratejik düşünen insan Makyavelist değildir. Her empati sorunu yaşayan insan psikopat değildir. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.

Ama bazı insanlarda bu özellikler belirginleştiğinde ve özellikle güç, çıkar ve kontrol arzusu ile birleştiğinde, ortaya ciddi bir tehlike çıkabilir.

Çünkü insanları yönetmek isteyen kişi önce onların zaaflarını öğrenir. Sonra o zaaflara dokunur. Birinin korkusuna… Birinin parasına… Birinin makam arzusuna… Birinin sevgisizliğine… Birinin yalnızlığına… Birinin onaylanma ihtiyacına… Ve insan bazen kendi zaafından yakalanır.

İşte bu yüzden bugün sadece dünyadaki büyük güç mücadelelerini değil, kendi hayatımızdaki küçük güç mücadelelerini de okumamız gerekiyor. Çünkü karanlık üçlü sadece büyük makamların çevresinde bulunmaz. Ailede olabilir. İşyerinde olabilir. Arkadaş grubunda olabilir. Siyasette olabilir. Ticarette olabilir. Sosyal medyada olabilir. Ve bazen en yakınınızda olabilir.

Size sürekli kendinizi yetersiz hissettiren biri varsa… Sürekli sizi suçlu hissettiren biri varsa… Sürekli kendisini haklı, sizi haksız çıkaran biri varsa… Sizin zayıf taraflarınızı sürekli kullanan biri varsa… Sizin duygularınızı önemsemeyip sadece işine geldiğinde sizi hatırlayan biri varsa… Bir dakika durun. Ve kendinize şu soruyu sorun: Ben bir insanla mı ilişki kuruyorum, yoksa beni yöneten bir mekanizmanın içinde miyim?

Bence bugün toplum olarak en çok buna ihtiyacımız var. Uyanık olmaya. Ama herkesten şüphe etmeye değil. İnsanları yaftalamaya değil. Her olayın arkasında gizli bir örgüt aramaya değil. Davranışları okumaya.

Çünkü insanın söylediğinden çok, tekrar tekrar yaptığı şey önemlidir. Bir insan hata yapabilir. Hepimiz yaparız. Ama aynı insan sürekli olarak başkasının zaafını kullanıyorsa… Sürekli kendisini merkeze koyuyorsa… Sürekli insanları araç olarak görüyorsa… Sürekli yalanı bir yöntem olarak kullanıyorsa… Sürekli başkasının acısına karşı kayıtsız kalıyorsa… Orada durup düşünmek gerekir.

Çünkü bazı insanlar hayatınıza girmez. Hayatınızın kontrolünü ele geçirmek için girer.

Ve belki de bugün çocuklarımızı, ailelerimizi, kurumlarımızı ve toplumumuzu korumanın en önemli yollarından biri şudur: İnsanlara sadece başarılı olmayı değil, insan okumayı da öğretmek.

Çünkü diploma sahibi olmak yetmiyor. Zeki olmak yetmiyor. Paranızın olması yetmiyor. Güçlü olmak da yetmiyor. Eğer karşınızdaki insanın sizi nasıl yönlendirdiğini anlayamıyorsanız, sahip olduğunuz bütün güç bir anda başkasının elindeki araca dönüşebilir.

İşte bu yüzden… Makyavelistin hesabını, Narsistin egosunu, Psikopatın soğukluğunu tanımamız gerekiyor.

Çünkü karanlık üçlünün en büyük gücü, kendisini karanlık olarak göstermemesidir.

Ve belki de bu yazının sonunda hepimizin kendimize sorması gereken soru şu: Hayatımızdaki kararları gerçekten biz mi veriyoruz, yoksa bizim karar verdiğimizi bilen birileri mi bizi yönetiyor?

MEHMET SEBAH YİĞİT