MECLİSTE ŞİDDET, DEMOKRASİDE YARA
MECLİSTE ŞİDDET, DEMOKRASİDE YARA

MEHMET SEBAH YİĞİT
info@aktuelgazete.comm - 02126647132Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan son tartışma, yalnızca bir siyasi gerilim değil; temsil krizinin gözler önüne serildiği bir sahneydi. Halkın umudu olması gereken kürsü, bu kez gerilimin, öfkenin ve şiddetin gölgesinde kaldı.
Adalet Bakanı’nın yemin töreni esnasında yaşananlar, demokrasinin en temel ilkesini zedeledi: Millet adına konuşma sorumluluğu.
KÜRSÜ DEĞİL, MİLLETİN İRADESİ İŞGAL EDİLDİ
Kürsü işgali demokratik bir itiraz biçimi olarak sunulamaz. Çünkü kürsü, bir partinin değil; milletin ortak söz alanıdır. Oranın fiilen engellenmesi, siyasi bir refleks değil; milletin egemenlik alanına yönelmiş sembolik bir müdahaledir. Demokrasi bağırarak değil, konuşarak güçlenir.
Ancak mesele yalnızca kürsü işgali değildir.
Meclis’te şiddetin açık biçimde ortaya konulması, hangi taraftan gelirse gelsin, aynı ölçüde utanç vericidir. Mahmut Tanal’ın saldırgan duruşu nasıl eleştiriye açıksa, Osman Gökçek üzerinden şekillenen fiziksel gerilim de aynı derecede kabul edilemezdir. Şiddet taraf seçmez; şiddet meşruiyet üretmez.
Bir tarafta sokaktaki şiddeti önlemek için yasa çıkaranlar, diğer tarafta halkın gözünün önünde şiddeti araç haline getirirse burada büyük bir çelişki doğar. Yasayı yapanın yasa dışı refleks göstermesi, toplumda güven duygusunu aşındırır.
Biz 90’lı yıllarda Merve Kavakçı’nın Meclis’e girdiği süreçte yaşanan kürsü işgallerini ve provokatif tavırları nasıl yanlış bulduysak, bugün de aynı ilkeyi korumak zorundayız. İlke kişiye göre değişmez. Demokrasi, tutarlılık ister.
Burada asıl tehlike şudur: Meclis’te normalleşen her şiddet, toplumda meşrulaşır. Eğer milletin kürsüsünde öfke konuşuyorsa, sokakta sağduyu zayıflar. Eğer temsilciler beden diliyle çözüm arıyorsa, toplum diyalog umudunu kaybeder.
Unutulmamalıdır ki içeride birlik sağlayamayan hiçbir devlet dışarıda güçlü olamaz. Türkiye bir yandan küresel sahnede iddia ortaya koyarken, diğer yandan kendi Meclisi’nde şiddet görüntüleri veriyorsa bu büyük bir çelişkidir. “Türkiye Yüzyılı”, “Aile Yüzyılı” söylemleri ancak demokratik olgunlukla anlam kazanır. Kadına ve çocuğa yönelik şiddete karşı güçlü mesajlar verilirken, Meclis’teki şiddetin görmezden gelinmesi inandırıcılığı zedeler.
Bu nedenle çağrımız nettir:
Kürsü işgaline de, fiziksel şiddete de aynı mesafede durulmalıdır. İktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın bu görüntüler açık ve net bir dille eleştirilmelidir.
Sayın Cumhurbaşkanı da bu konuda açık bir tutum ortaya koymalıdır. Cumhurbaşkanlığı makamı taraf değil, devletin tamamını temsil eder. Millet, hem kürsü işgaline hem de şiddet eylemine karşı aynı kararlılığı görmek ister.
Çünkü Meclis; kavga edenlerin değil, geçim derdi çeken emeklinin, asgari ücretle ayakta kalmaya çalışan işçinin, umudunu kaybetmek istemeyen gencin, huzur isteyen annenin, şehidin ve gazinin emanetidir.
Milletin istediği tek şey var: Şiddetten arınmış bir siyaset dili.
Demokrasi sadece sandık değildir; demokratik ruhu koruma cesaretidir. Eğer bu ruh zedelenirse, kazanan hiçbir taraf olmaz. Kaybeden yalnızca millet olur.


