islami sohbet bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat sohbet odaları
25 Mayıs 2026 - Pazartesi

HAKİKATİN YALNIZLIĞI

HAKİKATİN YALNIZLIĞI

Yazar - MEHMET SEBAH YİĞİT
Okuma Süresi: 5 dk.
MEHMET SEBAH YİĞİT

MEHMET SEBAH YİĞİT

info@aktuelgazete.comm - 02126647132
Google News

Eski bir Doğu hikâyesi anlatılır…

Bir bilge, yıllarca yaşadığı şehri terk etmeye karar verir. Onu uğurlamak için halk meydanda toplanır. İçlerinden biri sorar:

“Bunca yıl insanlara doğruları anlattın. Neden şimdi gidiyorsun?”

Bilge hafifçe gülümser ve şu cevabı verir:

 

“İnsanlar hakikati duymayı severler…

Yeter ki o hakikat kendi konforlarına dokunmasın.”

 

Sonra asasını alır ve şehrin dışına doğru yürümeye başlar.

 

Belki de insanlık tarihinin en trajik özeti budur bu cümle.

 

Çünkü insan, hakikati çoğu zaman ahlaki bir ihtiyaç olarak değil; estetik bir süs olarak sever. Hakikat; şiirlerde güzeldir, kitaplarda etkileyicidir, kürsülerde alkışlanır. Fakat gündelik hayatın çıkarlarına dokunduğu an, aynı hakikat tehdit olarak görülmeye başlanır.

 

Bu yüzden tarih boyunca peygamberler sadece inanç krizleriyle değil, aynı zamanda ekonomik ve psikolojik düzenlerle çatışmıştır.

 

Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’ye yalnızca metafizik bir çağrı getirmedi. O, insanın iç dünyasıyla birlikte toplumun güç ilişkilerini de sorguladı. Çünkü her çağın görünmeyen putları vardır. Ve insan, çoğu zaman taşa değil; kendi çıkarına secde eder.

 

Bugün modern insanın en büyük yanılgısı da burada başlıyor.

 

Çağımız, teknik olarak ilerlediğini düşünüyor; fakat ahlaki olarak derin bir yorgunluk yaşıyor. İnsan artık daha hızlı yaşıyor ama daha anlamlı yaşayamıyor. Daha çok kazanıyor ama daha az huzur taşıyor. Bilgi çoğaldıkça hikmet azalıyor. Kalabalıklar büyüdükçe insanın içindeki yalnızlık derinleşiyor.

 

Çünkü modern dünya, insanı sürekli “sahip olmaya” çağırıyor; fakat “olmaya” dair hiçbir şey söylemiyor.

 

Belki de bu yüzden bugün insanlar evlerini büyütürken vicdanlarını küçültüyor.

 

Bir apartmanın önünden geçiyorsunuz…

Üst katta lüks sofralar kuruluyor, alt katta bir çocuk sessizce aç uyuyor.

Bir iş insanı ekranlarda başarı konuşmaları yapıyor ama çalışanının emeğini eksik ödüyor.

Bir ev sahibi, kira artışını “piyasa şartı” diye açıklıyor; ama o artış yüzünden bir ailenin uykusuz kaldığını düşünmüyor.

 

İnsanlık tam da burada kırılıyor işte.

 

Çünkü kötülük bazen büyük savaşlarla değil, sıradanlaşmış vicdansızlıklarla büyür.

 

Ve belki de çağımızın en büyük trajedisi şudur:

İnsanlar artık zulmü öfkeyle değil, mantıklı gerekçelerle savunuyor.

 

Oysa hakikat hiçbir çağda çoğunluğun yanında olmadı.

 

Sokrates’i zehirleyenler de kendilerini haklı görüyordu.

Hz. İsa’yı susturmak isteyenler de düzeni koruduklarını düşünüyordu.

Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı çıkanlar da ticaretlerinin, güçlerinin ve alışkanlıklarının zarar göreceğine inanıyordu.

 

Çünkü hakikat, insanın zihninden önce konforunu rahatsız eder.

 

Bugün herkes adaleti savunuyor; fakat kendi çıkarına dokunmayan adaleti…

 

Herkes özgürlüğü savunuyor; fakat kendi düşüncesine hizmet eden özgürlüğü…

 

Herkes ahlak istiyor; fakat bedel ödemeden.

 

Oysa ahlak, insanın rahatını bozan bir şeydir. Vicdan dediğimiz şey, insanın gece uykusunu kaçırabiliyorsa gerçektir. Aksi hâlde sadece sosyal bir dekor olmaktan öteye gidemez.

 

Belki de bu yüzden çağımızın insanı çok konuşuyor ama çok az yüzleşiyor.

 

Kendisiyle yüzleşmeyen toplumlar ise sürekli düşman arıyor.

 

Batı’yı suçluyoruz. Sistemi suçluyoruz. Siyaseti suçluyoruz. Ekonomiyi suçluyoruz.

 

Fakat insan bazen en büyük çöküşünü dışarıda değil, kendi içinde yaşar.

 

Çünkü bir toplumun gerçek çürümesi, sokakların kirlenmesiyle değil; kötülüğün normalleşmesiyle başlar.

 

Ve en tehlikeli kötülük, insanın alıştığı kötülüktür.

 

Bir gün bir filozofa sormuşlar:

 

“Bir toplumun çöktüğünü nasıl anlarsınız?”

 

Filozof şöyle cevap vermiş:

 

“İnsanlar adaletsizliğe uğradığında değil…

Adaletsizliği sıradan görmeye başladığında.”

 

Şimdi dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

 

Eğer bugün hakikati söyleyen biri aramıza gelseydi…

Gerçekten onu dinler miydik?

Yoksa hayat düzenimizi bozduğu için onu susturmanın daha konforlu bir yolunu mu arardık?

 

Belki de insanlığın değişmeyen kaderi budur.

 

Hakikati herkes ister…

Ama çok az insan onun bedelini ödemeye cesaret eder.

 

Ve o yaşlı bilge şehrin çıkışında son kez arkasını dönüp şöyle dedi:

 

“İnsanlar beni uğurlarken üzgündü…

Ama beni gerçekten anlamış olsalardı, gitmeme izin vermezlerdi.”

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları